Bu sayfayı yazdır
Türkiye’nin Suriye’deki Askeri Operasyonları: Siyasal ve Hukuksal Bir Analiz

Türkiye’nin Suriye’deki Askeri Operasyonları: Siyasal ve Hukuksal Bir Analiz

05 Ocak 2026
Dış Politika ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi Kitap

Çalışmayı İndir (PDF)

 

SUNUŞ

Suriye’yi 1963’ten itibaren yönetmiş olan Esad rejimi Aralık 2024’te düşmüş, Beşar Esad, ailesiyle (ve muhtemelen sınırlı yakın çevresiyle) birlikte Rusya Federasyonu’na kaçmak zorunda kalmıştır. Arap Baharı sonrası ilk olayların 2010 yılında başladığı düşünüldüğünde 14 yıl süreyle Suriye halkı, bir ülkede yaşanabilecek her türlü karmaşa, çatışma, bölünme, iç ve dış göç gibi felaketleri en ağır biçimiyle tecrübe etmiştir. Türkiye’nin en uzun kara sınırına sahip olduğu komşusu olan Suriye, Akdeniz’e kıyıdaş, aynı anda Türkiye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Irak’la sınırdaş, etnik ve dinsel/mezhepsel açıdan adeta küçük bir Orta Doğu niteliğinde bir ülkedir. Çöllük alanları olsa da, Fırat ve Asi nehirleri ile bunların kollarınca sulanan verimli arazilere sahiptir. 2,5 milyar varil civarında petrol rezervi olduğu tahmin edilen ülkede, iç savaştan önce günde 400.000 varil petrol üretilmekte ve bunun 150.000 varil kadarı ihraç edilmekteydi. Bugün petrol rezervlerinin neredeyse tamamı, Fırat’ın doğusunda, terör örgütü PKK/PYD-YPG’nin kontrol ettiği sahalarda yer almaktadır.

2024 sonunda, Heyet Tahrir-ül Şam ve Suriye Milli Ordusu (eski Özgür Suriye Ordusu) tarafından başlatılan ve sırasıyla Halep, Humus ve Şam’ın ele geçirilmesiyle bir devrime dönüşen olaylar, Soğuk Savaş döneminin tipik istihbarat rejimlerinden olan Suriye’deki Esad rejimini ortadan kaldırmıştır. Ahmed El Şara’nın öncülüğünde kurulan geçici hükümet, devleti yeniden bir ve bütün hale getirmek, yeni rejimin uluslararası tanınırlığını artırmak, ülkede baş gösterebilecek siyasal, ekonomik ve diğer istikrarsızlık unsurlarını elimine etmek üzere yoğun bir gayret içine girmiştir. Nitekim ülkenin batısında eski rejimin dayandığı etnik grup olan Nusayrileri ve ülkenin güneyindeki Dürzileri harekete geçirerek bu gruplar aracılığıyla yeni Suriye’nin bölünmeye açık bir hale gelmesini sağlamak isteyen iç ve dış aktörler olduğu kısa zamanda görülmüştür. Bununla birlikte, yeni Suriye için en büyük tehdit, ABD tarafından açıkça desteklenerek bugünkü konumuna kavuşturulan, PKK/PYD-YPG’den gelmektedir. Suriye PKK’sı da denilebilecek bu yapı, ABD’nin telkinleri doğrultusunda adını değiştirmiş Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adıyla bir çatı kuruluş haline dönüştürülmüş, Suriye’nin kaynaklarına adeta çökmüş ve hâkimiyet sahasında demografik mühendislikler yapabilmiştir. Rejim değişikliğiyle birlikte bu örgütü ve gücünü tahkim etmek üzere İsrail’in de büyük gayret içinde olduğu görülmektedir. PKK/PYD-YPG gibi Dürziler adına hareket eden bir grup da (Dürzilerin tamamının desteğini alabilmiş değilse de) açıkça İsrail desteği talep etmekte, İsrail de doğrudan hava saldırıları ile hem yeni Suriye rejimini hedef almakta hem de bu iki yapı üzerinden Suriye’nin bütünlüğünü sarsmaktadır. İsrail’in; ABD’nin de bu yönde hareket etmesini sağlamak üzere lobi unsurlarını olanca gücüyle kullandığı anlaşılmaktadır.

Hal böyleyken Türkiye’nin kendisini güvende hissetmesi de mümkün olmamaktadır. Türkiye Suriye’de 2016’dan sonra gerçekleştirdiği askeri operasyonların her birinde çeşitli ülkelerden ve bunların siyasal uzantılarından Suriye’nin topraklarında gözü olduğu, yayılmacı olduğu, Suriye’yi parçalayacağı yönünde eleştiriler alıyordu. Bugün Türkiye kadar net ve güçlü biçimde Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir aktör olmamasına rağmen Türkiye’ye dönük ithamlar sürmektedir. Oysa Suriye yönetimi, her fırsatta Türkiye’nin 2010’dan itibaren Suriye halkına kucak açmış olmasından, Esad rejimine destek vermemiş olmasından ve Suriye’de huzuru temin etmeye çalışmış olmasından dolayı teşekkürünü ifade etmektedir. Elbette, eğer yeni Suriye rejimi Türkiye’yle bir antlaşma çerçevesinde askeri işbirliği yapar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de var olmasını isterse, hukuksal açıdan Türkiye’nin Suriye topraklarında yapacağı askeri faaliyetlerle ilgili herhangi bir tartışma artık anlamını yitirecektir. Ancak 2024 sonuna kadar Türkiye’nin neden ve hangi gerekçelerle Suriye’de bulunduğu hususunun güçlü biçimde ve açıklıkla ortaya konulmasında yarar vardır.

Çalışmanın sonunda yer alan haritalardan biri, Kasım 2024 öncesinde Suriye’de bulunan yabancı askerî güçlerin dağılımını göstermektedir. Yalnızca bu haritaya bakmak dahi, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığının niteliğini ve kapsamını anlamak için yeterli verileri sunmaktadır. Zira açıkça görüleceği üzere, Türkiye dışında hiçbir devlet Suriye ile sınırdaş değildir ve dolayısıyla Suriye’de meydana gelen gelişmelerden doğrudan etkilenmemiştir.

Bu itibarla, Türkiye’nin 2016-2024 arasında gerçekleştirdiği askerî harekâtlara ilişkin ayrıntıların, uluslararası hukukun kuralları bakımından konunun nasıl ele alınması gerektiğinin, karşıt görüşlerin hangi savlarla ortaya konulduğunun bir bütünlük içinde takdim edilmesini zorunlu gördük. Konuyla ilgili olarak yapılmış çalışmaların tamamına yakınını incelemeye gayret ettik. Elinizdeki bu kitap, Türkçe ve İngilizce olarak iki bölümlü neşredilmiştir. Gayesi hem Türk okurların hem de diğer milletlerden okurların rahatlıkla okumasını ve objektif değerlendirmesini sağlamaktır. 


GİRİŞ

Basındaki bazı tahlillerde “mini bir dünya savaşı”[1] olarak tanımlanan Suriye iç savaşı, rejim yanlıları ve muhalifler arasında yaşanan bir çatışmanın ötesine geçip bölgesel ve küresel rekabet savaşına çevrilmiştir. Bu mücadelede, krizin başlangıcından bu yana Rusya, rejimin yanında yer alırken ABD de muhalifleri desteklemektedir. Bu devletler ve başka aktörler, destekledikleri tarafları silahlandırarak ve eğiterek krizin çözümünden uzaklaşılmasına neden olmuşlardır.[2]

Bölgede, PKK’nın Suriye yapılanması olan Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile bunun silahlı kanadı Halk Koruma Birlikleri (YPG), Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adı altında faaliyet göstermektedir.[3] Doğrudan ABD tarafından silahlandırılmış, finanse edilmiş ve edilmekte olan bu yapı, Fırat nehrinin doğusundan Irak sınırına kadar olan bölgeyi kontrol etmektedir. Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) birliklerinin yeniden yapılanması ile oluşan Suriye Milli Ordusu (SMO) Fırat nehrinin batısından başlayıp Hatay güneyine kadar olan sahayı kontrol etmektedir.[4] Devlet’ül Irak ve’ş Şam (IŞİD/DEAŞ/DAEŞ) gerçekleştirilen operasyonlar ile bölgeden büyük ölçüde temizlenmiştir. 27 Kasım 2024’e kadar İdlib ve çevresinde HTŞ (Heyet Tahrir-ül Şam) adlı örgüt faaldi. Bu tarihten itibaren muhalif güçler saldırılarını artırarak, Halep’in merkezini ve İdlib’in stratejik öneme sahip Serakib ilçesinin kontrolünü ele geçirmiştir. Esad güçleri, Şam-Halep bağlantısını sağlayan M4 karayolu ile Lazkiye’den Halep’e uzanan M5 karayolunun birleştiği noktada yer alan ilçeden çekilme kararı almıştır. HTŞ 7 Aralık gecesi Şam’a girdiğini açıklamıştır. Suriye lideri Beşar Esad’ın Rusya’ya gittiği, kendisi ve ailesine sığınma hakkı tanındığı açıklanmıştır.[5]

Suriye ile uzun yıllardır güçlü askeri, siyasi ve ekonomik ilişkileri olan Rusya, Suriye’yi Ortadoğu’daki son kalesi olarak görmektedir.[6] IŞİD’e karşı mücadelede ABD öncülüğünde kurulan koalisyonun saldırılarını genişletmesi potansiyeli üzerine Rusya, rejimin desteğe ihtiyaç duyduğu 2015 yılında Suriye’ye doğrudan müdahalede bulunmuştur.[7] Böylece Rusya, uluslararası boyut kazanan bu savaşın taraflarından biri olmuştur. Rusya, Esad rejimini desteklerken, ABD ise sözde “cihatçı” örgütlere karşı mücadelede YPG’yi önemli bir aktör olarak görmektedir.[8]

Ayrıca, 1921 Ankara ve 1923 Lozan Antlaşmaları hükümlerine göre Türk egemenliğinde kalan ve 1973 yılında Karakozak köyü yakınına nakledilen Süleymanşah Türbesi ve Saygı Karakolu 2015 yılında PKK/PYD-YPG ile IŞİD kontrol sahalarının arasında kalmıştır. Bunun üzerine Türk hükümeti ikili ve çok taraflı uluslararası antlaşmalarla egemenliği kendisine bırakılmış olan sahayı Şah Fırat Operasyonu adlı harekâtla terk etmek, burada defnedilmiş bulunan türbe ve müştemilatını, Türkiye-Suriye sınırının hemen Suriye tarafında kalan Eşme köyüne nakletmek zorunda kalmıştır.[9]

Türkiye, uluslararasılaşan bu sorun karşısında Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyarak, sınır güvenliğini ve ülke güvenliğini sağlayacak adımlar atmıştır. Bu bağlamda, 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekâtı, 20 Ocak 2018’de Zeytin Dalı Harekâtı ve 9 Ekim 2019’da Barış Pınarı Harekâtı gerçekleştirilmiştir.[10] 27 Şubat 2020’de başlayan Bahar Kalkanı Harekâtı’nda 6 Mart 2020 tarihinde ateşkes üzerinde anlaşılmıştır.[11]

Çalışmada, Türkiye’nin Suriye’ye gerçekleştirdiği operasyonların uluslararası hukuka uygunluğu, kuvvet kullanma yasağı, ülke bütünlüğü ilkesi ve ikili antlaşmalar bakımından incelenmiştir. Bu bağlamda öncelikle, Suriye’de faaliyet gösteren devlet dışı aktörlerin Türkiye’ye yönelik faaliyetleri ve Türkiye’nin Suriye’de bulunmasının dayanağı olarak kabul ettiği 1998 tarihli Adana Mutabakatı açıklanacaktır. Daha sonra, gerçekleştirilen operasyonlar hakkında bilgi verilecek ve bunların meşru müdafaa hakkına uygun olup olmadıkları tartışılacak ve operasyonların ülke bütünlüğü ilkesi ve ikili antlaşmalara uygunluğu incelenecektir. Çalışmanın temel hipotezi Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarının uluslararası hukuka uygun olarak gerçekleştirildiğidir. Bu hipotezi ispatlamak için resmî belgeler ve söylemlerden yararlanılmıştır.

 

 

Tamamını okuyun...