AnasayfaHakkımızdaAraştırma MerkezleriYayınlarHizmetlerimizBasında TASAVBağlantılarGalerilerİletişim

Uluslararası Hukuk Belgeleri ve Dünya Anayasalarında Resmî Dil ve Eğitim Dili

ÖZET

Devletin dili, resmî dil, eğitim dili ve anadilde eğitim konularında mevcut anayasal sistemimizin uluslararası hukuka uygunluk ve çağdaşlık açısından eleştirilecek bir yanı bulunmamaktadır. Buna rağmen, anayasanın yenilenmesi sürecinden geçtiğimiz şu günlerde, “darbe anayasasından kopuş” kisvesi altında yürütülen bir kampanya çerçevesinde mevcut sisteme yöneltilen eleştirilerin insan hakları alanında uluslararası standartları yakalamak gibi bir gayretin değil, devletin kurucu felsefesi ile hesaplaşmanın bir ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Hal böyleyken, konuya ilişkin uluslararası hukuk normlarının ve birçok ülke mevzuatının hukukî bir analize tabi tutularak Türkiye’nin bu alandaki durumunu tespit etmek gerekmektedir. Bu düşünceyle hazırlanan çalışma, mevcut sistemi eleştirenlerin gizledikleri hedefleri ortaya çıkarırken, yenilenen anayasada bu hususların ne şekilde yer almasının daha doğru olacağına dair bir analiz içermektedir.

GİRİŞ

Özellikle ülkemizin anayasa yenileme çalışmalarını Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında Anayasa Uzlaşma Komisyonu marifeti ile yürüttüğü bir dönemde önem kazanan ve her zaman için farklı bir takım çevrelerce sürekli gündeme getirilen eğitim dili ve resmî dil konuları, toplumsal bir “sorun” olarak yansıtılmaktadır. Bu sorunun çözümü adına hareket ettiğini söyleyenler, uluslararası hukuk argümanlarını ve ülke uygulamalarını buna gerekçe olarak sunmaktadırlar. Bu sunuma bir de “darbe anayasası ile hesaplaşmak” ve “cumhuriyetin ilânından itibaren yapılan toplum mühendisliği mantığını yürürlükten kaldırmak” gibi sloganlar da eklenmek suretiyle, Türk Milletinin kadim birikimi ve emeklerinin toplamından oluşan kutsal değerler üzerinde sorumsuzca tasarrufta bulunulduğu görülmektedir.

Türkiye’nin sorunlarının çözümünü istemek ve bu sorunların tekrar yaşanmaması için adımlar atmak elbette olumlu ve olması gereken gelişmelerdir. Ancak özellikle anayasal sistemimizin yenilenmesi sürecinde dile getirilen çözüm veya yeniliğe matuf talep ve görüşlerin ve buna paralel hükümet icraatlarının ülke ve millet ihtiyaçlarının karşılanması veya sorunlarının çözülmesi konusu ile ne kadar örtüştüğüne ilişkin değerlendirmeyi yapmak da bir o kadar elzemdir. Bu bakımdan ifade edilmesi gereken ilk nokta, dillendirilen bazı anayasal talep ve görüşlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesini ve bu felsefeye hâkim olan değer ve ilkeleri hedef alarak bu felsefenin “sakat” veya “süresinin geçmiş” olduğunu iddia ediyor olmasıdır. Bu iddiayı dile getirenlerin felsefi dayanağı ise cumhuriyetin ilânından itibaren sıfırdan yeni bir toplum yaratmak adına mühendislik yürüten bir mantığın devlete hâkim olduğu düşüncesidir.

Devletin kuruluş felsefesi cumhuriyet tarihinin bütün anayasalarında yer almış ve son olarak da -başka maddelerde de yer almakla birlikte- ifadesini 1982 Anayasası’nın ilk üç maddesinde bulmuştur. Bu kapsamda “sakat ve süresi geçmiş” diyerek eleştirilen kurucu felsefenin değiştirilmesini talep eden çevreler, devletimizin kuruluş felsefesi ile intikam mücadelesine girişmiş bir zihniyetin eseridir ve hedef devletin üniter ve millî yapısıdır.

Bu noktada bir yanıltma ve kafa karıştırma taktiği de ustalıkla kullanılmaktadır. Yukarıda zikredildiği üzere, ülkemizde anayasada karşılığı olabilecek her türlü sorun, esas itibari ile 1982 Anayasası’na bir karşı çıkış noktasından hareketle dile getirilmektedir. 1982 Anayasası’nın 1980 askerî darbesinin ürünü olduğu, darbe zihniyeti taşıdığı ve bu zihniyetin anayasal sistemimize sinen felsefesinden kurtulmamız gerektiği sürekli tekrarlanmaktadır. Bu noktada belirtmekte fayda vardır ki, 1980 askerî darbesi sonuçları itibarıyla yıkıcı etkileri olan ve demokrasi adına telafisi olmayan bir kesinti dönemidir. Bu sebeple de 1980 Darbesi, anayasal uzantıları da dâhil bütün felsefesi ile tarihe gömülmelidir. Ancak darbe felsefesi ile bu devletin kuruluş felsefesi bir birinden çok farklı olgulardır. Dolayısıyla, “darbe anayasasından kopuş” kisvesi ile devletimizin kuruluş felsefesine saldırılmasının kabul edilebilir hiçbir makul gerekçesi olmadığı da ortadadır. Çok zengin bir tarihî, kültürel ve siyasî birikimi olan Türk Milleti ve bu milletin kazanımları ile şekillenmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hâkim olan kuruluş felsefesi bütün bunlardan ayrı, kutsal ve her daim korunması gereken değerlerdir.

Yeni anayasa tartışmaları çerçevesinde yürütülen yanıltıcı ve kafa karıştırıcı bir başka planın daha olduğu gözlemlenmektedir. Buna göre, cumhuriyetin kurulması ile birlikte sanki sıfırdan bir millet yaratılmış ve bu millete “Türk” adı verilmek suretiyle bu ülke içerisinde yaşayan bireyler üzerinde sistemli bir toplumsal mühendislik projesi yürütülmüştür. Bu temelsiz düşünceyi benimseyenler, şekillenen “Türk Milleti” ifadesini dar bir etnik olguya indirgeyerek “artık kuşatıcılığını kaybetmiştir” sonucuna varmakta, bu topraklardaki bin yıllık kardeşliğin kazanımlarını hiçe saymakta ve dolayısıyla tarihin en büyük haksızlığını yapmaktadır. Bu kazanımlar hiçbir millete nasip olamayacak kadar kadim bir saflık ve meşrulukta tarihi tecrübelerle mayalanmış, yakın tarihimizde de İstiklal Savaşımıza ve devamında kurulan yeni Türk Devleti’nin kuruluş felsefesine hâkim olmuştur. Oysa, iddia edildiğinin aksine, “Türk milleti” ne bu ülkedeki baskın bir grubu ifade etmekte, ne de farklı olduğu söylenen etnik gruplarla denk bir anlam taşımaktadır.

Bu çerçevede, “farklılıklarımızla zenginiz” ve benzeri sloganların masumiyeti altında farklı olan ne varsa bunu anayasadan başlayarak her fırsatta öne çıkarmak, milleti “öteki”lere ayırmaktan ve devletin üniter ve millî yapısını hedef alan zihniyetin emellerine hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır. Şiddet ve teröre başvurulmadığı ve millî birlik ve beraberliği ortadan kaldırmayı amaç edinmediği müddetçe, bu ülke topraklarında ve bu milletin zihninde farklılıklarını ifade etmek olgusu asla bir sorun olmamıştır. Ayrıca, milletimizin sahip olduğu bu güçlü ve köklü birikimi yok sayarak bir anda yeni bir toplum inşa etmenin bu topraklardaki kardeşlik için hiçbir faydası dokunmayacaktır.

Konu hukuk veya anayasa özelinde kabul ettirilmek istenen görüş ve talepler açısından ele alındığında ise, aslında anahtar niteliğinde olan ve yine ustalıkla işletilen bir başka taktiksel yöntem daha göze çarpmaktadır. Bu yöntem çerçevesinde, konuya önce demokrasi ve insan hakları çerçevesinde yaklaşılarak talepler masumlaştırılmakta, ardından ülkedeki durumun çağın gerisinde olduğu mesajı sıkça verilerek talep haklılaştırılmakta, sonra işe yarıyorsa uluslararası hukukun konuya ilişkin ilke ve uygulamalarına yapılan atıflarla talep gerekçelendirilmekte, o da yeterli olmazsa başka devletlerin kendilerine has yapı ve araçları emsal gösterilerek talep tercihen normalleştirilmekte veya evrenselleştirilmekte, kamuoyunun bilinçaltı bu sayede yeterli olgunluğa erişince de talep meşrulaştırılmaktadır.

İşte bu yazının amacı, bu yöntemi kulllananların gizleyerek varmaya çalıştıkları hedefin asıl maksadının ifşasına bilimsel ölçekte yardım edebilmektir. Bu düşünceden hareketle, eğitim dili ve resmî dil meseleleri, yukarıda anlatılan bakış açısı dikkate alınarak hukukî bir analize tabi tutulmaktadır. Bu çerçevede, “Bu iki konu hakkında uluslararası alanda mer’i hukuk belgeleri ve uygulamaları ve yine anayasal ölçekte değişik bazı ülke sistemleri gerçekten ülke gündemine taşındığı şekilde mi yer almaktadır yoksa aksini mi söylemektedir?” sorusuna cevap aranmaktadır. Zira bu iki konu, bir milleti millet yapan başlıca unsurlardan olan dil unsurunun özellikle anayasa yapımı çerçevesindeki en somut yansımalarıdır ve bu konularda yapılacak ihmaller, milletin varlığı, bütünlüğü ve devamı ile ciddi sorunlara yol açacak derecede önem arz etmektedir.

 

YAYINLAR
İletişim BilgilerimizBizi Takip Edin
Nasuh Akar Mah. 1.Cadde No:43/4 Balgat-Çankaya/ANKARA Tel:0312 287 8899 Faks:0312 285 4499