AnasayfaHakkımızdaAraştırma MerkezleriYayınlarHizmetlerimizBasında TASAVBağlantılarGalerilerİletişim

Birleşik Krallık'ta Avrupa Birliği'ne Bakış


Kayrahan Sungur
Dış Politika Araştırmaları Merkezi // 06 Kasım 2013



 

GİRİŞ

Birleşik Krallık için 1973 yılında başlayan Avrupa Birliği (AB) serüvenindeki gelgitler her defasında bir öncekine göre şiddetlenerek artmıştır. O zamanki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olan AB’nin henüz 2 yıllık üyesi durumundaki Birleşik Krallık, Birlik üyeliğine devam edip etmeme konusunda ilk referandumunu 1975’te yapmıştır. Referandum neticesinde üyeliğe devam etme kararı çıkmışsa da 1975 yılı, bugün gündemde olan problemlerin habercisi olarak tarihteki yerini almıştır. İlk çalkantı dönemlerinde Birlik üyeliğinden ayrılmak için yeterli görülmeyen problemler, bugün Birleşik Krallık için ciddî sorunlar hâlini almıştır.

Geçmişte Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi’nin öncülüğünde yürütülen AB karşıtı propagandalar, bugün geniş bir kitle tarafından devam ettirilmekte ve benimsenmektedir. 1997’de Başbakanlık koltuğuna oturan Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi’nin 1999’dan itibaren AB ile daha uyumlu bir politika izleme çabası, parti içindeki muhalefeti tetiklemiş ve sorunu daha da derinleştirmiştir.

Birleşik Krallık’ta güçlenmekte olan AB’ye karşı olumsuz tutumun altında yatan sebepleri dört başlıkta toplamak mümkündür: İmparatorluk tarihinden kaynaklanan kültürel anlayış farkı, ekonomik sebepler, iç politika ve göçmen sorunları. Bu sebeplerin kısa bir analizi, aşağıda görüleceği üzere, uzun yıllardır üyeliği sürüncemede kalan Türkiye’nin AB ile ilişkilerine dair bazı ipuçları da sunmaktadır.


1) İMPARATORLUK MİRASINDAN KAYNAKLANAN ÜSTÜNLÜK İDDİASI

İmparatorluk tarihiyle birlikte süregelen kurumlar, politika yapıcılarını ciddî sınırların içine hapsetmekte ve yeni kurumların oluşturulmasına karşı soğuk bir tavır sergilemektedir. Özellikle AB kurumları gibi ulus-üstü kurumların karar almadaki bağımsızlığı ciddî ölçüde engellediği görüşü, hemen hemen tüm kurumlarda ve hatta halkta yaygın bir kanıdır. Kültürel ve tarihî dokudan kaynaklanan “gizli ırkçılık”, İngilizler’de ciddî bir üstünlük psikolojisi oluşturmuş ve onlara diğer toplumlara karşı hâkimiyet hevesi aşılamıştır. Özellikle medyada ve AB karşıtı politikacıların konuşmalarında kullanılan metaforlar, sıklıkla diğer toplumları dışlayan ve aşağı gören bir zihniyetin yansımalarını ortaya koymaktadır. Özeleştiri yapan yazarlar bile Birleşik Krallık’ın AB konularında sürekli şikâyet eden tutumunun altında millî psikoloji ve tarihî/siyasî kültürün yattığını belirtmektedir.

Bürokratik elitin politika yapıcılar ve siyasîler üzerindeki belirgin hâkimiyeti, uzun yıllardır süregelen bürokratik kurumların güçlü yapısından ötürü aşılamamış ve sıklıkla AB karşıtı söylemlerin belkemiğini oluşturan bir nitelik arz etmiştir. Pek çok diziye dahi konu olan İngiliz bürokratik taassubu, Margaret Thatcher’ın başbakanlığı döneminde başlatılan Yeni Kamu Yönetimi (New Public Management) açılımı ile 1980’lerde aşılmaya ve bürokratik kurgu yeniden şekillendirilmeye çalışılmışsa da gelinen aşamada istenen başarının sağlanamadığı gerekçesiyle terk edilmiştir. 

Burada belirtilen “gizli ırkçılık” tabirini biraz detaylandırmakta fayda vardır. İngilizler, istisnalar olmakla birlikte, tarihî süreçteki hâkim unsur olmanın getirdiği kültürel ve psikolojik üstünlük hissini farkında olmadan taşımakta ve bu hissiyatı diğer etnik unsurlara hissettirmektedir. Dünya tarihinde demokrasi denemelerinin en erken dönemlerini yaşayan ada, ilk bakışta hoşgörünün hâkim olduğu bir coğrafya gibi görünse de, ırkçı yaklaşımların çok çabuk filizlendiği ve toplumda mâkes bulduğu bir ülkedir. Bu ırkçılık sadece etnik ötekileştirme şeklinde değil, çoğunlukla dinî yaklaşımlarda kendini göstermektedir. Tarihî süreçte Katolikliği terk edip Protestanlık ve Anglikan Kilisesi’ne mensubiyetin başlamasıyla birlikte kendine has bir dinî aidiyet geliştiren İngiliz toplumunda, diğer dinler ve mezheplere olan mesafeli duruşu gözlemlemek mümkündür. İrlandalılar’a gösterilen önyargılı tutumun ardında Katolikliğe duyulan hoşnutsuzluktan ziyade, Anglikan zihniyetin Katolikliğe karşı üstün olduğu hissiyle körüklenen gizli bir alaycı tutum bulunmaktadır. Her ne kadar toplumun büyük kısmında, özellikle de gençlerde, herhangi bir dine sempati beslenmese de, kıta Avrupası’nın baskın Katolik kültürüne karşı mesafenin temelinde, Protestan ve Anglikan uygulamanın üstün olduğu düşüncesi yatmaktadır. Bu durum, AB’nin altyapısal doktrinindeki öbeklenmiş Katolik kültüre ve dolayısıyla AB’ye olan yaklaşımı olumsuz yönde etkilemektedir. 

AB’nin teknik düzenlemeler ışığında aldığı bazı kararlar, Birleşik Krallık’ta farklı yorumlanmakta ve çoğunlukla da tarihî ve kültürel İngiliz birikimini baltalamaya yönelik açılımlar olarak algılanabilmektedir. Basit bir örnek olarak, sosislerdeki yağ oranını azaltan bir düzenleme, yüksek yağ oranına sahip geleneksel İngiliz sosisini yok etmeye yönelik bir çaba şeklinde yorumlanıp büyük yankı uyandırabilmektedir. Farklılaştırma o kadar yüksek bir orandadır ki, kahvaltı isimleri bile yağ, peynir ve reçel içeren “kıta kahvaltısı” (continental breakfast) ile sosis, kuru fasulye, kızarmış domates ve çırpılmış yumurtadan oluşan “İngiliz kahvaltısı” şeklinde ayrışmaktadır. Birleşik Krallık’taki bu farklılıklar, AB tarafından ekonomik düzenlemeler hazırlanırken gereksiz detaylar olarak algılanırken, İngiliz toplumu tarafından neredeyse savaş sebebi sayılacak kadar önemli görülmektedir.


2) EKONOMİK BUNALIM VE FİNANSAL SORUNLAR

AB’nin son dönemde yaşadığı ekonomik bunalım ve finansal sorunlar, hâlihazırda yeterince ateşli olan AB karşıtı görüşleri daha da keskinleştirmiş ve AB üyeliğinden ayrılma fikrinin vatandaşlar arasında daha fazla yayılmasına imkân vermiştir. AB ülkelerinin ekonomik krizle boğuşulurken bir de İngiltere’nin talepleriyle uğraşılmasının gereksiz olduğuna dair kanâatleri, buna karşın Birleşik Krallık tarafından AB bütçesine yapılan ekonomik katkının, AB üyeliğinden sağlanan gelirden daha fazla olması (2009 yılında fark Gayrı Safi Millî Hasıla’nın yüzde 0,12’si kadar) ülkedeki AB karşıtlığını tetiklemektedir.

Özellikle hizmet ticaretine yoğunlaşıp mal ticareti konusunda ithalatı tercih eden Birleşik Krallık’ta, AB’yi vuran ekonomik krizi aynı ölçüde hissetmek pek mümkün değildir. Ticaretinin yaklaşık yüzde 90’ını hizmetlerin oluşturduğu Birleşik Krallık, kıta Avrupası’nın düştüğü aşırı kamu harcamaları ve yüksek borç stokları tutma yanlışına düşmemiş ve krizden daha az hasarla çıkmıştır. Her ne kadar hasar nispeten küçük olsa da, küresel bankacılık sisteminin bu kadar iç içe geçmiş olduğu bir ekonomik sistemde bu hasar bile görmezden gelinemeyecek ölçüde önemli etkilere yol açmıştır. Konut fiyatlarındaki artış özellikle son birkaç yılda belirginleşmiş ve can yakmaya başlayan bu durum, Birleşik Krallık vatandaşları tarafından, kıta Avrupa’sının hatası ve yanlış uygulamalarının bedeli olarak algılanmıştır.

Ekonomik olarak AB’den çok ABD’ye yakın olmak, Birleşik Krallık için bir can simidi olmuştur. Zira, AB ortak para birimi Avro’ya ve Avro alanına katılmamasının bir neticesi olarak Birleşik Krallık Avro krizinden diğer AB ülkelerine nazaran fazla etkilenmemiştir. Bu durum, ülkedeki AB karşıtlığının en büyük gerekçelerinden biri olarak gündemde tutulmakta ve işlenmektedir. 


3) İÇ POLİTİKA KAYNAKLI SEBEPLER

İç politika alanındaki karışıklıklar, Birleşik Krallık’ın AB ile olan ilişkilerini de doğrudan etkilemektedir. Diğer yandan, İngiliz politikacılar -tıpkı Türkiye’de olduğu gibi- AB konularındaki politikaları iç siyasette birer araç olarak kullanmaktadır. Özellikle Başbakan David Cameron’un üzerinde ciddî bir baskı aracı olarak kullanılan AB karşıtı söylemler, hükümeti sıkıntıya sokmaktadır. AB ile ilişkileri gözden geçirmek için referandum yapılmasına yönelik baskılar mevcut hükümeti endişeye sürüklemektedir.

Medyanın yayınları da vatandaşların AB algısı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Zira bazı anketler, vatandaşların AB konularındaki bilgileri en çok hükümetten, sonra ise gazete ve internetten aldığını ortaya çıkarmıştır. Bu durum dikkate alındığında, medyanın kanaât oluşturmadaki etkisi ve gücü tahmin edilebilecektir. AB üyeliğine karşıt yayınlar yapan gazeteler; Daily Mail, Daily Express, The Daily Telegraph, The Sun ve The Times olarak sıralanabilir.

Özellikle AB kurumlarının İngiliz iş dünyasındaki ve demokratik yapıdaki zararlarının sürekli olarak işlendiği bu gazetelerde sık sık AB karşıtlığının boyutunu gösteren anketler de açıklanmaktadır. 2009 yılında yapılan bir ankette; AB’ye pozitif bakanların yüzde 28, negatif bakanların ise yüzde 32 (AB’deki en yüksek oran) olduğu belirlenmiştir. Avrupa Parlamentosu’na güvenin sadece yüzde 22’de kalması ve AB’nin ülkeye katkı sağladığına inananların sadece yüzde 34 olması, ülkedeki AB karşıtlığının boyutunu göstermesi bakımından dikkate değerdir. “YouGov” isimli internet tabanlı uluslararası araştırma şirketinin 2010’daki anketinde de, Birleşik Krallık’taki seçmenin yüzde 47’sinin AB’den ayrılma fikrine sıcak baktığı ortaya çıkmıştır.

Özellikle Lizbon Anlaşması’nın 50’nci maddesinin hayata geçirilmesi talebi artış göstermektedir. Üye olan ülkelerin, referandum sonucunda üyelikten gelen hak ve sorumluluklarının yeniden gözden geçirilmesini öngören bu madde, Birleşik Krallık tarafından AB üyeliğinin gözden geçirilmesi olarak yorumlanmakta ve sık sık gündeme getirilmektedir. Ülkenin yüzde 60’ı AB ile ilişkilerin gözden geçirilmesi için referandum yapılması gerektiğine inanmaktadır ve bu oran hükümeti baskı altına alırken 2014 seçimleri için Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin de gücünü arttırmaktadır. Bu partinin yanı sıra, İngiliz Ulusal Partisi ve Referandum İstiyoruz Partisi de AB karşıtlığının öncülüğünü yapan partiler olarak göze çarpmaktadır. Bu sebepten dolayı, AB’deki veto gücünü, vatandaşlarının rıza göstermediği konularda kullanacağına dair söz veren mevcut hükümet, 2014 seçimlerinden endişe etmektedir.

Temmuz 2013’te kabul edilen ve eşcinsel evliliklerin önündeki engelleri kaldıran kanun ve ona bağlı düzenlemeler, bir yandan İskoç Krallığı’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilân etme hazırlıklarını hızlandırmakta, diğer yandan ise AB’nin fazla özgürlükçü ve ülke gerçeklerini dikkate almayan uygulamalarına karşı hoşnutsuzluğu zirveye taşımaktadır. Bir kesim tarafından desteklense de pek çok kesim tarafından endişeyle karşılanan bu son düzenlemeler, AB karşıtlığını körükleyen birer katalizör hâline gelmiştir.


4) GÖÇMENLER SORUNU

Göçmenler sorunu, Birleşik Krallık’taki AB karşıtlığını tetikleyen bir başka unsur olarak dikkat çekmektedir. Diğer AB ülkelerinden gelen toplam 2,3 milyon göçmeni ülkelerinde barındıran İngiliz vatandaşları, özellikle hırsızlık, cinâyet ve diğer suçlardaki artışlardan ötürü fevkalâde rahatsızlık duymakta ve göçmenlere karşı duyulan hoşnutsuzluğu sürekli olarak dile getirmektedir. 2011 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Londra’da meydana gelen büyük isyan ve ardından gerçekleşen yağma hareketleri, göçmenlere karşı takınılan olumsuz tutumu daha da derinleştirmiş ve AB üyeliğine karşıtlığın ana eksenlerinden biri olmuştur.

Göçmen karşıtı tutum, özellikle din ve renk temelinde kendini göstermektedir. Sokakta akşam karanlığında rastlanılan her siyahî bireye potansiyel suçlu gözüyle bakılması ve işlenen her suçta ilk olarak onların akla gelmesi, göçmenlere karşı varolan bireysel olumsuz algının toplumsal alandaki izdüşümüdür. Toplumun büyük kısmını oluşturmasa da gençlerden büyük destek gören ırkçı gruplar, her fırsatta göçmenleri protesto etmek için sokaklara dökülmektedir. Bir polisin ölümünden sorumlu tutulan kişinin Müslüman ve siyah tenli olması, ülkedeki tüm Müslümanlar’ı kovmak için yapılan gösteri ve yer yer şiddet içerikli protestoların başlaması için yeterli olabilmektedir. Toplumsal alandaki kibar, saygılı ve anlayışlı İngiliz yaklaşımı, bu tür olayların ardından ciddî ölçüde değişmekte ve örneğin vize/pasaport sırasındaki göçmenlere memurlar tarafından belirgin şekilde hissettirilmektedir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, ülke sınırlarından girdikten sonra, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri alanında bir ayrım yapılmamakta, ücretsiz sağlık hizmetlerinden ülke vatandaşı olup olmadığına bakılmaksızın ülke içindeki her birey faydalandırılmaktadır.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, Türkiye’deki AB yanlısı ve AB karşıtı yaklaşımları analiz etmek ve mevcut durumu hâlihazırda AB içinde yer alıp bundan pek de memnun olmayan Birleşik Krallık’taki yaklaşımlar ile mukayese etmek isabetli olacaktır.


BİRLEŞİK KRALLIK ÖRNEĞİ ÜZERİNDEN TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİNE DAİR ÇIKARIMLAR

AB ile Türkiye arasında oldukça gelgitli olarak devam eden süreç, bugün üye olan pek çok devletten çok daha önce (1963’te) başlamış olmasına rağmen, Türkiye’nin üyelik kapısından defalarca geri çevrilişi, süreci kronik ve sancılı bir hâle getirmiştir. 

Bir devlet politikası eşliğinde ve stratejik bir odak gözetilerek düşünülmesi, değerlendirilmesi ve zaman zaman güncellenmesi gereken Türkiye’nin AB politikası, ne yazık ki iç siyasette en fazla istismar edilen konulardan birisi hâline gelmiştir. Kimi zaman marjinal gruplar, kimi zaman ayrılıkçı topluluklar, kimi zaman da -AKP örneğinde görüldüğü gibi- yerleşik düzeni ucundan kıyısından değiştirme isteğinde olan siyasî partiler, AB üyelik sürecini ve müzakerelerin mütemmim cüzü olan mevzuat uyumu çalışmalarını manipüle etme eğiliminde olmuşlardır. Hatta bu çevrelerin AB’yi Türk siyasetini baskı almak için bir “kaldıraç” olarak kullandıklarını ileri sürmek mümkündür. Birleşik Krallık’ta üyeliğin bizzat kendisi siyasî tartışmaların öznesi olurken, Türkiye’de üyelik süreci tartışmaların odağında yer almaktadır.

Diğer yandan, AB üyeliğiyle ilgili bazı temel kararların Türkiye’deki popülist siyaset diline kurban edildiği de gözlenmiştir. 1995’te alelacele alınan bir kararla Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne dâhil edilmesi, daha sonra bu kararın iç politikada benzersiz bir “başarı hikâyesi” olarak sunulması, bu konuda verilebilecek en dikkat çekici örneklerden birisidir. Siyasetçilerin AB konusunda bürokrasinin itiraz ve uyarılarını hiç dikkate almamaları, böylesine hayatî bir kararda halka hiç danışmamaları da bu örnekte cisimleşmiştir. Benzer bir başka örnek ise, AKP Hükümeti’nin 29 Ekim 2004 tarihinde Roma’da gerçekleştirilen AB Anayasal Antlaşması’nın  imza törenine büyük bir şaşaa ile katılması ve bunu Türk toplumuna “üyeliğe bir adım kala” şeklinde pazarlamasıdır. Oysa hemen iki yıl sonra, 2006’da Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso, Türkiye’nin üyelik sürecinin 2021’e kadar uzayabileceğini belirtmiştir. Birleşik Krallık’ta AB üyeliğinin ve üyelik karşıtlığının popülizme malzeme yapılmasına benzer şekilde, Türkiye’de de üyelik süreci aynı kaderi yaşamaktadır. Bu çerçevede, bir ulus-ötesi bütünleşme projesi olan AB’nin günlük siyasetin ucuz malzemesi hâline dönüştürülmesi açısından, Birleşik Krallık ile Türkiye’nin benzeştiğini ileri sürmek mümkündür.

Üyelik sürecinde olayın ülkemize bakan yönü bir tarafa, AB’nin de taraflı ve önyargılı yaklaşımı daha büyük ve aşılması güç bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslüman bir toplumun AB içerisinde en az sorun ile bütünleşme sağlayabileceğinin örneğini Türkiye yaptığı reformlarla göstermesine rağmen, AB’nin tarihî ve dinî korku üzerine inşa edilmiş altyapısı, dışarıdan gelen bir dokuyu reddeden yaşlı bir vücut gibi Türkiye’yi reddetmektedir. AB Parlamentosu’ndaki koltuk sayısı ve karar alma sürecindeki güç kaybı gibi politik gerekçeleri bir kenara koyduktan sonra, bugün ülkemizin AB üyeliğindeki en büyük engel tarihî süreçten kaynaklanan bir bedel ödetme faslı gibi görünmektedir.

Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların sürekli gündeme getirdiği göçmen sorununa gelinecek olursa, AB’ye yeni üye olan veya olmayan devletlerin vatandaşları içerisinde AB’ye göç edip en zararsız ve zahmetsiz bütünleşmeyi Türk vatandaşların yaptığı söylenebilir. Her ne kadar 1960’larda göç eden ilk dönem göçmenlerde küçük mahallelerde yoğunlaşarak ülke kültürünü reddetme eğilimi görünse de, ikinci ve üçüncü nesillerde sosyal yapıya ayak uydurma ve hatta yapı içinde etkinlik sağlama olayı net bir şekilde gözlemlenmektedir. Suç oranlarına bakıldığında, âdi suçlarda Türk asıllı göçmenlerin çok alt sıralarda yer aldığı da görülmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin üyeliğine “göçmen sorunu” gerekçesiyle getirilen itirazların, somut dayanaklarının olmadığı anlaşılmaktadır. Buna karşılık, Birleşik Krallık’ta ciddî bir sorun hâline gelen göçmen karşıtlığının, diğer AB ülkelerinde de karar alma sürecini etkileyecek önemli bir değişken olduğunu düşünmek güç değildir.

Türkiye’de medyanın AB’ye yaklaşımı, etraflıca analiz edilmesi gereken bir durumdur ve bu yönüyle Birleşik Krallık’taki somutlaşmış tutum ve çizgilerden büyük ölçüde farklılık arz etmektedir. Özellikle iktidara ve siyasî konjüktüre göre hızlı bir şekilde AB yanlısı veya AB karşıtı haberler yayımlayan ana akım medyanın, bu anlamda objektif ve tutarlı bir yayıncılık yapmadığı göze çarpmaktadır. Çok sıradan bir AB kararını Türkiye adına büyük bir başarı olarak görüp bayram tadında kutlayan medya, çok kısa bir süre sonra bir anda tavır değiştirerek AB karşıtı bir söylemi dile getirebilmekte ve hatta bunu “AB düşmanlığı” boyutuna bile taşıyabilmektedir. Özellikle ülke güvenliği ve millî çıkarlara doğrudan müdahale etmekten geri durmayan üye ülkelerin saldırgan yaklaşımlarına karşı sessiz kalan ana akım medya, ekonomik veya kültürel bir yorumda, pekâlâ AB karşıtı gibi görünebilmektedir. Bu çelişkili durum, ,vatandaşların AB konusundaki bilgilerinin eksik ve yönlendirilmiş olmasına yol açmaktadır. Neticede, AB üyeliğini destekleyenler neden desteklediğini, karşı çıkanlar da neden karşı çıktığını tam anlamıyla idrak etmeden tek bir medya haberi üzerinden olayı değerlendirmektedir.


SONUÇ

Bahsi geçen tüm faktörler dikkate alındığında, ülkemizde siyasetçiler ve vatandaşların AB konusunda net ve tutarlı bir yaklaşım sergileyemediği ve sürecin aşırı derecede politikleştiği görülmektedir. İç siyasetteki kutuplaşmayı AB üzerinden de devam ettiren siyasetçiler, birbirlerini “AB karşıtı” veya “AB taraftarı” olarak nitelendirmekten imtina etmemektedirler. Diğer yandan, ekonomik çıkarlar, sosyal ve toplumsal kaynaşma, kültürel uyum ve politik güç gibi etkenlerden ötürü AB’ye üye olunması gerektiği bazı kesimler tarafından dile getirilse de, üyelik sayesinde nasıl ve ne ölçüde kazanımlar elde edileceğine dair somut ve ikna edici bir çalışma örneği bulunmamaktadır.

Sonuç olarak, ülkemiz politikaları açısından incelendiğinde, Birleşik Krallık örneği AB içinde homojen bir yapının ve AB’ye mutlak bir sadakat ile bağlılığın olmadığını gözler önüne sermektedir. Birleşik Krallık’ta AB karşıtı tutumun altında yatan sebeplerin çoğunun ülkemizdeki AB karşıtı tutumun gerisinde bulunan endişeler ile benzeştiği de görülmektedir. Bu açıdan, Birleşik Krallık’ta AB konusundaki algı ve tutumlar ile politika seyrindeki farklılaşmaların dikkatlice izlenmesi, politika yapıcılar açısından önem taşımaktadır.


YAYINLAR
İletişim BilgilerimizBizi Takip Edin
Nasuh Akar Mah. 1.Cadde No:43/4 Balgat-Çankaya/ANKARA Tel:0312 287 8899 Faks:0312 285 4499