AnasayfaHakkımızdaAraştırma MerkezleriYayınlarHizmetlerimizBasında TASAVBağlantılarGalerilerİletişim

Mısır: Yeni Küresel Tasarımın Eski Oyun Alanı 

Mısır’da olağanüstü günlerin yaşandığı, Cumhurbaşkanı Mursî’nin bir darbeyle devrildiği, gösterilerde onlarca kişinin öldüğü şu günlerde bütün dünyanın gözü Mısır’a çevrilmiş vaziyettedir. Dünyanın birçok ülkesinde, ama özellikle Türkiye’de olup bitenleri anlamak ve sağlıklı yorumlamak için büyük bir entelektüel faaliyet yürütülmekte, sürecin dinamikleri ve yaşananların siyasî-sosyal sebepleri dikkatle irdelenmektedir.

30 Haziran 2013’te, Müslüman Kardeşler’e mensup Muhammed Mursî’nin Cumhurbaşkanlığı görevine gelişinin ilk yıldönümünde, milyonlarla ifade edilen bir kitlenin Mursî yönetimine karşı ayaklanması; Mısır ordusunun siyasîlere uzlaşmaları yönünde bir ültimatom vermesi, Mursî’nin muhalefetin isteklerini kabul etmeyerek ordunun baskısına direnme yönünde tavır alması ve nihayetinde seçilmiş yönetimin bir askerî darbe ile iktidardan indirilmesiyle sonuçlanmıştır. Şubat 2011’de Mübarek’in devrilmesi, nasıl halk ayaklanmasının ardından Mısır ordusunun Mübarek’e karşı tavır almasıyla gerçekleşmiş ise, 3 Temmuz’da da benzer bir süreç yaşanmıştır. 

30 yıl boyunca ABD’nin desteğinden hiç mahrum kalmamış Hüsnü Mübarek’in İslâmî gruplar karşıtı siyasî baskısına en çok maruz kalan ve Şubat 2011’de gerçekleşen “devrim”in ardından yaşanan süreçte iktidara gelen Müslüman Kardeşler, siyasî istikrar, ekonomi ve güvenlik açısından âdeta bir enkaz devralmıştır. Büyük sorunlarla başetmesi gereken Müslüman Kardeşler iktidarının, yeni sistemin ve özellikle demokratik kurumsallaşmanın temel dayanağı olacak anayasanın yapımı sürecinde takındığı tavır, ülkede bir türlü önüne geçilemeyen siyasî uzlaşmazlığı körüklemiş; Mısır, Müslüman Kardeşler çatısı altında birleşen “İslâmcılar” ile muhalefeti oluşturan “laikler” şeklinde iki kutba ayrışmıştır.

Mursî’nin muhalefetten gelen tüm itirazlara rağmen gerilimi artıran söylemleri ve 22 Kasım (2012) Kararnamesi gibi tüm devlet gücünü tekeline almaya yönelik politikaları, Mübarek sonrası Mısır’ın geleceğini tartışmaya açmıştır. Müslüman Kardeşler taraftarlarınca “2011 Devrimini korumak ve onun gereklerini yerine getirmek için atılan adımlar olarak” kabul edilen; ancak, liberal-laik kesimler tarafından “Devrime ihanet veya Devrimin yolundan çıkarılması” olarak algılanan politikalar, siyasî uzlaşıyı imkânsız kılmıştır. Laiklik-şeriat ekseninde sürdürülen tartışmalar, kabul edilen anayasanın demokratikleşmenin ve siyasî istikrarın teminini engellemiştir. Bu esnada, “şeriat devleti kurmakla” suçlanan Mursî, devraldığı sosyo-ekonomik sorunlara çözümler getirme hususunda da başarılı olamamıştır.         

3 Temmuz 2013’te gerçekleşen, “muhatabı Mursî ama asıl mağduru Mısır” olan darbe sonrasında Batılı ülkelerden gelen çelişki dolu tepkiler, Mısır’da yaşanan çalkantılı süreçte Batı’nın önemli bir figür olarak rol oynadığı izlenimini kuvvetlendirmiştir. “Askerî darbe” olduğu hususunda hiçbir şüphe bulunmayan son gelişmelerin ardından, “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreçte halkın iradesi ve demokratik yöntemlerden yana tavır koyan Batılı devletlerin, demokratik seçimlerle işbaşına gelen Mursî iktidarının ordu tarafından devrilmesi ve Müslüman Kardeşlerin önde gelen isimlerinin tutuklanmasına itiraz etmemesi, hatta yaşananları “darbe” olarak adlandırmaktan dahi imtina etmesi, Batı’nın çelişkisinden çok sorumluluğunu gündeme getirmiştir. Bu arada, ABD ile yakın işbirliği içinde olan Suudî Arabistan ve Katar gibi bazı Arap ülkelerinin darbecilere 12 milyar dolarlık maddî destek vermesi de gelişmelerin sadece iç dinamiklerle açıklanamayacağı hususundaki görüşleri güçlendirmiştir.  

11 Eylül olaylarının ardından Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesine yönelik ABD stratejisi “İslâmî terörle mücadele”ye dayandırılmıştır. Afganistan ve Irak’ta askerî operasyonların gerçekleştirilmesi ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin uygulamaya konulması ile kargaşa ortamına sürüklenen söz konusu bölgede, ABD çıkarlarını koruyacak ve siyaseten istikrarlı müttefiklerin inşa süreci başlatılmıştır. Türkiye’de istediği yönde bir siyasî yapılanmanın temin edilmesiyle diğer ülkelere odaklanan Batı; kargaşaya ittiği bölgeden çekilirken, halk nezdinde giderek büyüyen rejim karşıtı dalganın beklenmedik sürprizlere gebe olduğunu fark etmiş, bu riskli ortamı kendi lehine çevirecek yeni bir düzen arayışına girmiştir. Bu noktada, Tunus’ta bir gencin kendini ateşe vermesiyle 2010 sonunda başlayan halk ayaklanmaları, Batı için aranan gerekçeyi sunmuştur.

BOP ülkelerinde mevcut rejim karşıtı kitlesel protesto gösterileri düzenlenmesi ve Mübarek, Kaddafi, Esad gibi liderlerin yönetimindeki hükümetlerin bu gösterileri dağıtmaya yönelik girişimlerine karşı direnilmesi yönünde teşvik edici bir tutum sergileyen Batı dünyası, bölgede yeni bir değişim dalgası başlatmıştır. Bölgede, “Türkiye modeli” olarak da anılan, “demokrasi kültürü ve İslâmiyet’in sentezi” ile şekillendirilen yeni bir “model”in hayata geçirilmesine yönelik proje; demokrasinin müjdecisi olarak sunulan “Arap Baharı” söylemi ile benimsetilmeye çalışılmıştır.

Bu çerçevede, sırasıyla Tunus, Mısır ve Libya’da iktidardaki liderler devrilmiştir. Tunus’ta 23 yıllık iktidarını ülkesini terk etmek suretiyle bırakan Zeynel Abidin Bin Ali sonrasında yapılan seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile ideolojik benzerliğiyle bilinen Raşid Gannuşi liderliğindeki En Nahda’nın iktidara gelmesi, bölgenin “ılımlı İslâm’a” doğru yöneldiği izlenimini güçlendirmiştir. Ne var ki, diğer bölge ülkelerinde de arzulanan bu yöndeki değişim; siyasî, insanî ve iktisadî gelişmişlik açısından Tunus’la yarışamayacak durumda olan sözkonusu ülkelerde yaşanamamıştır. Aksine, NATO operasyonuna maruz kalan Libya, Kaddafi’nin öldürülmesini müteakip kabileler arası savaşla, Suriye ise etnik ve dinî temeli olan iç savaşla gittikçe ağırlaşan bir kargaşanın içinde kalmıştır. Mısır’da ise, Mübarek’in devrilmesi ve yine AKP ile ideolojik yakınlığı ve hatta stratejik işbirliği olan Müslüman Kardeşler’in seçimle iktidara gelmesi Batı’yı umutlandırmıştır. Ne var ki “ılımlı İslâm” projesinin bu ülkede tutmaması Batı dünyasını hayâl kırıklığına uğratmıştır.    

“Ilımlı İslâm” projesinin Kuzey Afrika ülkelerinde başarılı olamayacağına ilişkin güçlü işaretler alan Batı, Müslüman Kardeşler tecrübesinin ilk yıldönümünde, Mısır ordusuna verdiği destekle bir yandan Mısır’da demokrasinin, diğer yandan ise ılımlı İslâm projesinin sonunu getirmiştir. 

Mısır’da yaşanan son gelişmelerin; ülkenin mevcut siyasî ikliminden, geçmiş siyasî tecrübelerinden, sosyal kırılganlıklarından, ekonomik sorunlarından ve maruz kaldığı değişim dalgasından etkilenmiş olması pek tabiîdir. Bu faktörlerin etkisini tartışmakta olan Türk entelektüellerinin düşünce dünyasına sundukları katkılar da şüphesiz ki çok değerlidir. Ancak bütün bu olanları değerlendirirken, konuyu Ortadoğu denkleminin dışında ve yukarıda kısaca değerlendirilen Batı etkisinden azâde biçimde ele almak, resmin bütününün görülmesini engelleyecektir. Bu çerçevede, Batı’nın bölge üzerindeki müdahaleci tutumunun yeni olmadığını, bölgenin bir dönem büyük güçlerin mücadele sahasına dönmüş olduğunu ve Süveyş Krizi’nden sonra da ABD’nin nüfuz alanında kaldığını hatırlatmak gerekecektir.

Mısır’ın ABD ve İsrail’le müttefik olabilirken Arap dünyasının sorunlarına uzak durmasının, ülkesindeki İslamî gruplara yönelik baskıcı tutumunun, Mübarek rejimine karşı duyulan öfkenin ve halkın Mübarek sonrasında neden Müslüman Kardeşler’e teveccüh ettiğinin izahı sağlam bir tarih bilgisini gerekli kılmaktadır.  Bu sebeple, herkesin malûmu olduğu güncel gelişmeler hakkındaki tartışmaları bir kenara koyarak, Mısır’ın geçmişine bakmak da önemli derecede aydınlatıcı olacaktır. Bu düşünceyle, Mısır’da yaşananların anlaşılmasını sağlamak adına klâsikleşmiş bir metnin tekrar gündeme getirilmesinde ve okunmasının sağlanmasında fayda vardır.

Dünyada petrol denildiğinde neredeyse tartışmasız biçimde akla ilk gelen, gerçekten de bu alanda yazılmış en derli toplu kitaplardan birisi olan, sonradan BBC ve PBS televizyonları tarafından belgesele dönüştürülen, sahibine itibarlı Pulitzer ödülünü kazandıran “Petrol” başlıklı kitaptan[1] alınan metin, Mısır’ın Batı nezdindeki anlam ve önemini ortaya koymak suretiyle, geçmişten gelerek günceli anlamamızı kolaylaştırmaktadır.

Kitapta yer aldığı şekliyle ve hiçbir değişiklik yapılmadan okuyucunun dikkatine sunulan aşağıdaki metin, resmin tümünü görebilme yolunda bu konuya ilgi duyan araştırmacılara ışık tutabilecek bir niteliğe sahiptir. Enerji ve özellikle petrol konularıyla ilgilenen araştırmacılar kadar, Mısır’daki meseleleri anlamaya çalışan sosyal bilimciler için de aydınlatıcı bilgi ve ipuçları içeren metinde; II. Dünya Savaşı sonrası ABD ve Avrupa arasında patlayan gerginlik, Sovyet heyulâsından duyulan derin korku, dünyanın yeniden paylaşımı arayışları, İsrail-İran gerginliğinin kökenleri, Mısır milliyetçiliği, pan-Arabizm, Kral Suud-Nasır ilişkileri çerçevesinde Mısır-Suudî Arabistan çekişmesi ve Ortadoğu’da bozulan ve yeniden kurulan dengeler anlatılmaktadır.

1956 Süveyş Krizini konu alan metinde, kurgu Ortadoğu petrolü üzerinden yapılmışsa da, büyük devletlerin hem birbirleriyle yürüttükleri mücadele hem de bölge üzerindeki hâkimiyetlerini devam ettirme çabaları alt bir anlatı olarak okuyucuya sunulmaktadır. Bugüne dair en önemli çıkarımlardan birisi ise, petrol güvenliği sağlamak için özellikle ABD’nin bölgedeki yönetimlerle diyalog kurmada son derece pragmatik bir tutum sergilediğidir. Bu konuda metinde anlatılanlar, Batı’nın Mısır’da Mursî sonrasında oluşan yeni düzene nasıl bu kadar hızlı uyarlanabildiğinin anlaşılabilmesi için bazı dikkate değer ipuçları vermektedir.

Batılı güçlerin Ortadoğu bölgesini kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirdiklerini, bölge özelinde tasarladıkları kaos ve/veya barış senaryolarını uygularken son derece ustalıklı siyasetler güttüklerini ve bu yönüyle bölgenin iflâh olmamasında büyük bir sorumluluğa sahip bulunduklarını anlamak için, buraya ancak çok küçük bir bölümü iktibas edilen kitabın tümünü okumak gerekmektedir. Ne var ki, bu görece kısa metnin dikkatli bir tahlili dahi, söz konusu tespitlerin nüve hâlinde bu kısımda da yer aldığını göstermektedir. Esasında metin içinde yer alan şu ifadeler, kesinlikle “afallatıcı” değil “ayıltıcı” bir mahiyet arz etmektedir:

Eisenhower kişisel olarak Kral Suud’u Ortadoğu bölgesinin bir numaralı şahsiyeti olarak kalkındırmaya ve onu Nasır’ın alternatifi yapmaya önemle çaba göstermiş, çalışmalarını bu yolda yoğunlaştırmıştı. Eisenhower’in Arap petrol üreticilerinin açık­lıkla bilmesini istediği şey şuydu: Birleşik Devletler ‘Batı Avrupa’da Ortadoğu petrol pazarları­nın mutlaka yeniden kurulmasına kararlıydı ve bunun gerçekleşmesine çalışıyordu.’ Bu değerlendirmenin altında Ortadoğu’da Batı yanlısı olan istikrarlı hükümetler bulundurmak ve gerekti­ğinde bunları Sovyet yayılma politikasına karşı siper olarak kullanma hırsı da yatıyordu. İngiltere ve Fransa’nın bu iki stratejik hedefin her ikisini de destekledikleri şüphe götürmez. Aralarındaki görüş ayrılıkları amaçta değil, araçta idi.

Metinde anlatılanlardan da görüleceği üzere, bölgede bir dönem emperyalizmle mücadelenin örnek ülkesi Mısır olmuştur. Uzak ve yakın tarih bizlere göstermiştir ki, devletler kimi zaman “eski gömleklerini çıkaran” yöneticiler tarafından yönetilseler de, tarihî hafıza ve devletin kılcal damalarına nüfuz etmiş birikim kolay kolay silinmemektedir. Bu tespit ışığında, Mısır’ın gelenekleri olan bir devlet olduğunu ve tarihî tecrübelerinin bazı güçleri endişelendirdiği söylemek mümkündür. Mısır’da yaşananların en azından bir boyutunun da bu husus olduğu hatırda tutulmalıdır.

Yeni küresel tasarımın, Ortadoğu ülkelerinin “elden geçirilmesi” ve onların Batı’ya müzahir, ehlileştirilmiş, ılımlı devletler hâline getirilmesi noktasında bir ilkeye dayandığı, ancak bunun yöntem ve aktörleri konusunda henüz mutabakata varılamadığı Mısır’da olup bitenlerden anlaşılmaktadır. Tıpkı bundan yaklaşık 60 yıl önce yaşanan Süveyş Krizi’nde II. Dünya Savaşı’nın galibi ülkeler arasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları gibi, bugün de Batılı ülkeler arasında özelde Mısır’ın ve genelde Ortadoğu’nun istikameti konusunda tutum farklılıklarının derinleştiği gözlenmektedir.

Son olarak şu da zikredilmelidir ki, aşağıda sunulan metin, tipik sayılabilecek bir oryantalist Batılı mantığıyla yazılmıştır ve kaçınılmaz biçimde Batılı ülkelerin çıkarlarını gözeten bir yaklaşımla kaleme alınmıştır. Yine de bu metinde anlatılanlar, bugün Mısır’da yaşananların hangi tarihî dinamiklerin ürünü olduğu ve neden asla dış etkilerden bağımsız biçimde ele alınamayacağı noktasında okuyucuya anlamlı bir çerçeve sunmaktadır.



[1] Daniel Yergin, Petrol: Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, (Çeviren: Kamuran Tuncay), İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, 2003. 

 

YAYINLAR
İletişim BilgilerimizBizi Takip Edin
Nasuh Akar Mah. 1.Cadde No:43/4 Balgat-Çankaya/ANKARA Tel:0312 287 8899 Faks:0312 285 4499